Limanın Konforunda Yitirdiğimiz Değişim
5 dk okuma süresi
👉 Bu yazının sesli anlatımı da mevcuttur.
Hiç kıyıda sakince duran bir geminin neden battığını düşündünüz mü?
Çoğumuz gemilerin yalnızca fırtınalarda, dev dalgaların arasında yitip gittiğini sanırız. Bir gemiyi en sessiz, en derinden ve en fark edilmeden bitiren şey, çoğu zaman hiç ayrılmadığı o güvenli limandır. Limanın suyu durgundur, dalgası az, rüzgârı terbiye edilmiştir. İlk bakışta her şey kontrol altındadır ve gemiler yıpranmaz görünür. Ancak bu dinginliğin bedeli çürümedir. Gemi, limanda kaldığı sürece tehlikeyle bağını kestiğini sanır. Oysa su, gövdeyi yavaş yavaş aşındırdığının haberini vermeye devam eder. Bu çürüme gürültüyle değil, sessizlikle ilerler. Tıpkı “ben biliyorum” diyerek kendimizi yeni olana kapattığımız anda başlayan o sinsi körlük gibi.
Körlük; görmemek değil, bakmaya gerek duymamaktır.
Kurumlarda ve markalarda yaşanan körlük de bu sessiz durağanlıkla gelişir. Limandan ayrılmayan gemi kendini güvende hisseder. Ancak denize çıktığında ne kadar eskidiğini ilk dalgada fark eder.
İnsan, fıtratı gereği ayağını bastığı yerin sabit kalmasını ister. Tuttuğu dalın kırılmamasını… Bu, ruhumuzdaki kadim güvenlik arayışının doğal bir sonucudur. Ancak hayatın sistematiği bize sessizce şunu fısıldar: Sabitlendiğimiz yer zamanla bir sınıra dönüşebilir. Güvendiğimiz liman, ilerlemenin önünde görünmez bir duvar olabilir.
Bugün kurumsal yapılarda yaşanan pek çok sorun tam olarak bu noktada başlar. Güvenli alanların sağladığı konfor, zamanla değişim ihtiyacını görünmez kılar. Mesele yapılardan ziyade, o yapılara yön veren insanların bakış açısıdır. Çünkü körlük, önce kişilerde başlar. Ve çoğu zaman insan, kör olduğunu en son kendisi fark eder.
Bu körlük hâlinin yaşı, kuşağı, büyüklüğü ya da unvanı yoktur. Limana yanaşan küçük bir sal da olsa, devasa bir gövde de olsa kader aynıdır. Genç bir zihin “yeni dünyayı sadece ben biliyorum” düşüncesiyle limana sığınabilir; tecrübeli bir yönetici ise “bu denizi benden iyi kimse tanımaz” diyerek barometreyi denize atabilir. İkisi de farklı gerekçelerle, aynı limanda paslanır.
Uzmanlık kişiye güven verir. Ancak bu güven değişime karşı bir kapalılığa dönüştüğünde, yerini hızla savunma refleksine bırakır. “Biz yıllardır böyle yapıyoruz” yaklaşımı, değişimin önünde sessiz ama güçlü bir bariyer oluşturur. Geri bildirimi ise daha yolun başında dışarıda bırakır.
Gelişim sürecinde gelen geri bildirimlere ‘ben bilirim’ kibriyle set çekmek, ürünü daha yolun başında eksik bırakmaktır. Bu tavır, yarının devrimine dönüşebilecek bir fikri henüz serpilmeden boğmaktır.
Tecrübe, yenilikle harmanlanmadığında bir birikim olmaktan çıkar. Zamanla taşınması zor bir yüke dönüşür.
Bu durağanlık yalnızca ofis duvarları arasında kalmaz. Bazen en çok sevdiklerimize, en az güncellenmiş doğrularla sesleniriz. Akşam eve dönüldüğünde o liman, aile sofrasına kurulur. Evlatlar büyürken, dünyanın rengi değişirken hâlâ eski “doğrularla” hükmetmeye çalışmak, nehirde öğrenilmiş bir seyirle okyanusta yol almaya kalkmaktır.
Organizasyonlar da aileler gibidir. Sorunlar, teknolojiler ve koşullar değişirken alışkanlıklar aynı kaldığında, çözüm üretme kapasitesi zayıflar ve yeni kapıları, paslanmış anahtarlarla açmaya çalışırız.
Süreçlerin putlaştırıldığı yerde marka körlüğü başlar. “Biz zaten böyle biliniyoruz” özgüveni, dışarıdaki ekosistemin hızını ve yönünü görmemize engel olur. Geçmiş başarılar, bugünün ihtiyaçlarını gölgelerken, kurum kendi alışkanlıklarını korumayı ilerlemenin önüne koyar.
Oysa dünya artık beklemeye daha az, karşılaştırmaya daha çok tahammül eden bir hızda dönüyor. Bu ritme direnmek, limanda kalmaya devam etmek bir tercih olmaktan çıkarak bir riske dönüşür. Geri bildirime kulağını kapatan, kendi doğrusunu mutlak kabul eden her yapı, bilindik doğruların konforunda sonunu sessizce hazırlar.
Bugün; uzun yıllara yayılan birikimlerine güvenip limana demirleyen büyük yapıların, açık denizde geleceğe hazırlanan çevik yapılar tarafından geride bırakıldığına şahitlik ediyoruz. Birikimin büyüklüğü, limanın dinginliğinde hantallığa dönüşürken okyanusun yeni hâkimleri, güvenli suların dışına çıkmayı göze alanlar oluyor.
Asıl sorun fırtınalar değildir, uzun süre dalga görmeden durulmasıdır. Güvenli sandığımız alanlar, sorgulamayı bıraktığımız anda bizi yavaşlatır. Birikimlerimiz, alıştıklarımız bizi bir yere kadar getirir. Ötesine geçebilmek için limanın konforundan vazgeçip, açık denizin belirsizliğine yeni yetkinliklerle yelken açmaktır.
Asıl soru hâlâ ortada duruyor:
Alıştıklarımızla nereye kadar?
İrfan Keskin


