Hedefine mi Koşuyorsun, Yoksa Yaralarına mı?
6 dk okuma süresi
🎧 Bu yazının sesli anlatımı da mevcuttur.
Bazen bir yolu neden yürüdüğümüzü unuturuz. Ayağımızdaki prangalar bizi bir yere varmaya mı zorluyor, yoksa birinden kaçmaya mı? Sırtımızdaki ağır yük bir gelecek inşa etmek için mi, yoksa geçmişin hesabını kapatmak için mi?
İnsan ruhu iki büyük motorla çalışır. Biri inşa etme arzusu olan ‘hedef’, diğeri borç tahsil etme arzusu olan ‘intikam’. Her ikisi de bizi ileriye iter, fakat hedef bizi büyütürken, intikam sadece hırsa boyayıp şekil değiştirir. Biri bizi zirveye taşır, diğeri nefret ettiğimiz o insanın aynasına dönüştürür.
Çünkü bazen gerçek, göründüğünden çok daha hüzünlüdür.
Bazı insanlar hedeflerine koşmaz. Yaralarına koşar.
Ormandaki Kapışma
1974 yılına gidelim, Zaire’nin nemli sıcağında Muhammed Ali ve George Foreman karşı karşıya geliyor. Kağıt üzerinde Ali’nin hiç şansı yoktu. Foreman, karşısına çıkan her şeyi ezip geçen bir yıkım makinesiydi. Otoriteler ezici bir şekilde Foreman’ın kazanacağını söylüyordu. Ama ring, iki boksör yanında unutulmayacak iki zihniyetin de çarpışmasına sahne olacaktı.
Muhammed Ali’nin hedefi, yeniden şampiyon olmak, halkının sesi kalmak ve imkansızı başarmaktı. Bu yüzden Ali, “Hedef, Strateji ve Taktik” üçlemesini kullandı. Vücudunu bir kum torbası gibi kullandı, iplere yaslandı ve bekledi. Ali hedefine öylesine kilitlenmişti ki, Foreman’ın yumrukları bile onu yolundan saptıran engeller değil, hedefine yaklaşırken ödediği bedellerdi.
George Foreman ise bir intikam ateşindeydi. Ali’nin bitmek bilmeyen alaylarına karşı onu ringe gömmek istiyordu. Gözü sadece Ali’deydi. Ancak bu “intikam odaklılık” onu kör etti. Kontrolsüz ve öfke dolu hamleler yapmaya itti.
Ali, intikam duygusunu görmezden geldikçe, Foreman’ın öfkesi bedenini tüketen bir zehre dönüştü. Çünkü hedefi olan, intikamı görmezden gelir ama hedefi olmayan, intikamın pençesinde can çekişir.
Gözün Nerede?
Bu noktada karşımıza keskin bir ayrım çıkar. Hedefi olan insanın gözü menzilindedir. Ulaştığında hissettiği mutluluğun tarifi yoktur ve tüm yorgunluğu geride kalır. Başarma güdüsü, kendi ruhunda, kalbinde ve beyninde hayat bulur. Yol ne kadar zorlu olursa olsun, her engel onu olgunlaştırır ve ileriye taşır.
Ancak intikam odaklı konulan her hedefte, gözler intikam alınacak kişidedir.
Ve insan baktığı yere dönüşür.
Bu yolculukta odak, kendi gelişimine değil, başkasını zayıflatmaya yönelir. Bu yüzden intikam odaklı hedef, insanı özgürleştirmek yerine zayıflatır ve tüketir.
Unutma; hedef seni özgürleştirir, intikam ise seni nefret ettiğin kişiye zincirler.
Mutluluk Paradoksunda İnşa mı, Yıkım mı?
Burada keskin bir biyolojik yol ayrımı vardır. Gerçek bir hedefe odaklanmak, beyni bir mimar gibi çalıştırır. Menzile doğru atılan her adımda salgılanan Dopamin, sadece geçici bir haz değil, aynı zamanda bedene dayanıklılık ve yaşama sevinci aşılar. Hedefine ulaşan insanın uykuları huzurlu, zihni berraktır. Çünkü o, dışarıdaki bir düşmanı devirmek için uğraşmamış, kendi içindeki bir potansiyeli doğurmak için ter dökmüştür.
Bu süreçte beden, stresle değil, gelişimin getirdiği o yapıcı enerjiyle beslenir.
Ancak intikam, başkasına zarar vererek ya da birini mutsuz ederek ulaşılmaya çalışılan karanlık bir “mutluluk paradoksudur”. Eğer intikam alınan kişi, bu eylemi umursamaz veya yok sayarsa, o çok güvenilen zafer bir anda zehre dönüşür. Yara kapanmak yerine daha da derinleşir ve öfke kronikleşir.
Akademik çalışmalar bu duygusal yükün fizyolojik sonuçlarını net bir şekilde gösterir. Sürekli yüksek düzeyde stres hormonu salınımı, bireyi kronik bir “savaş ya da kaç” modunda hapseder. Hedefe giden yolda hücreleri yenileyen o güç, intikam yolunda yerini bağışıklık sistemini çökerten bir iç savaşa bırakır. İntikam peşinde koşan kişi, şampiyonluk kürsüsüne çıktığını sanırken aslında kendi yaralarını daha da derinleştirdiğini fark etmeden hayatını tüketir. Tıpkı Francis Bacon’ın uyardığı gibi:
“İntikam almaya çalışan adam, iyileşebilecek olan yaralarını açık tutar.”
O Mahalle, O Kız ve O Ferrari
Peki, ringden çıkıp sokağa dönersek ne görürüz?
Yıllar önce bir genç vardı. Fakir ama aşık… Sevdiği kızın karşısına dikilmiş, heyecanla tüm dünyasını ona sunmuştu. Kızın cevabı ise kelimelerden değil, o soğuk ve mesafeli duruşundan geldi. Hiçbir şey demedi ama bakışlarıyla gencin eski ayakkabılarını, yorgun ceketini ve olmayan geleceğini süzdü. O an dudaklarından dökülmeyen ama “dengim değilsin bakışı” gencin ruhuna çarpan o sessiz cümle, binlerce hançerden daha keskindi. Genç, o gün o bakışta boğuldu. Sevilmediğini değil, hor görüldüğünü hissetti.
O genç, o gün yıkılmadı. İçindeki öfkeyi yakıta çevirdi. Çalıştı, yükseldi, servet sahibi oldu. Ve nihayet o gün geldi. Kırmızı bir Ferrari ile eski mahallesine döndü. Motorun gürültüsüyle sokakları inletti, tüm perdeler aralandı. O kızın pencereye çıkıp, pişmanlıkla kendisine bakmasını bekledi.
Sevgili okur şimdi seni iki soruyla baş başa bırakıyorum.
O genç, o mahalleye şampiyon olarak mı döndü, yoksa hala o reddedilen küçük çocuğun yaralarını mı taşıyor?
Yaptığı şey, zorlukları aşarak ulaşılan bir hedef mi, yoksa başkalarının onayına muhtaç, ruhunu tüketen bir intikam mı?
Acaba biz, yoğun hayat koşuşturmacasında geleceğimizi mi inşa ediyoruz, yoksa geçmişimizin yaralarına mı koşuyoruz.
Sevgiyle var olun.
İrfan KESKİN, Aralık 2025

