Kendin İçin Yan
Düşünce Notları

Kendin İçin Yan

9 dk okuma süresi

Soğuk bir sonbahar akşamıydı.

Güneş, denizin ufkunda kırık bir çember gibi batıyordu. Renkler turuncu ile mora karışmış, gökyüzü sanki günün son nefesini veriyordu. Günle vedalaşan martılar, çığlık çığlığa dalgaların üzerinde süzülüyor, bazıları suya dalıp çıkıyor, bazıları rüzgârla inatlaşırcasına yükseliyordu.

Kıyıda, dalgaların bıraktığı hafif ıslaklıkla parlayan kumların üzerinde yürüyen delikanlı, martıların sesine, çocuk kahkahalarına ve uzaktan gelen mısır satıcısının tiz sesine aldırmadan ağır ağır ilerliyordu. Ayakkabılarının içini dolduran soğuk suya, pantolon paçalarına sıçrayan yosunlu dalgalara aldırmıyordu. Bir çift küçük el denize taş atıyor, biraz ötede bir baba, çocuğunun ellerini ısıtmak için kendi cebine sokuyordu. Ama o, herkesin arasında tek başına kayalıklara doğru yürüyordu.

Omuzları düşmüş, yüzü düşünceliydi. Cebindeki telefon dört kez çalmış, hiçbirine bakmamıştı. Oysa daha bir yıl önce, arandığında koşa koşa giden, “Sen olmasan biz ne yaparız?” diyen her sese yetişen oydu. Ama bugün, onun ihtiyacı vardı ve kimse dönüp bakmamıştı.

O gece, teyzesi “sen halledersin” deyip sırtını dönmüş, kuzeni yoğunluğundan mesajına cevap bile yazmamış, abisi de sessiz kalmıştı. Her zaman yardım ettiklerinin suskunluğu, delikanlının içini bir başka buruklukla doldurmuştu. O yüzden denize yürüdü. Cevap alamadığı halde suyla konuşur gibi bir hali vardı. Ama kayalıklardaki birinin varlığından habersizdi delikanlı.

Yaşlıca bir adam küçük bir kamp sandalyesinde oturuyor, elindeki metal kupadan çayını yudumluyordu. Gözlerini kıpırtısız ufka dikmiş, batmakta olan güneşi izliyordu. Delikanlı fark etmeden yanından geçerken adam yavaşça başını çevirdi.

  • Yük ağırsa, denizle konuşmak, yürümek çare değildir, dedi. 

Sesinde ne korku vardı ne de merak. Sadece tanıdık bir sızı.

Delikanlı durdu, cevap vermedi. Ama içinden bir ses, bu adamla konuşması gerektiğini söylüyordu.

– Hiç kimse kalmadı, dedi usulca. “Ben varken herkes vardı. Şimdi hiç kimse yok.”

Adam başını salladı. Delikanlıyı süzdü, uzun uzun baktı. Yaşadıkları, iki hayat arasında hızlıca geçen bir zaman şeridi gibi aktı gözlerinin önünden. Dudaklarından bir cümle döküldü:

– Tanıdık bir senaryo, dedi.

Delikanlı başını eğdi. İçindeki taşların ağırlığı sesine yansıdı.

– Yıllarca her şeyi yaptım. Koştum, verdim, çözdüm, hepsini idare ettim. Onların yükünü sırtladım. Şimdi ben yoruldum ve  ilk kez yalnız kaldım.

Yaşlı adam derin bir nefes aldı. 

– Bir mum gibisin.

Delikanlı kaşlarını çattı. Nasıl yani?

– Mum, ışıktır. Ama ayakta durmak için ipe yaslanır. İp onu yaktıkça hoşuna gider, yaktıkça bağlanır dedi.

Delikanlının yüzündeki ifade değişti. Anlamaya başlamıştı ama hâlâ dirençliydi.

– Ben istedim yardım etmeyi. Ben koştum, ben verdim kendi isteğimle dedi ses tonunu yükselterek.

  • Evet, dedi adam. Sen verdikçe onlar istemeyi öğrendi. Sen yetiştikçe onlar beklemeyi. Bir süre sonra istemeseler bile vermek için fırsat kolladın. Onlar sana bağımlı değildi, sen onlara bağımlı hale geldin. İstemediklerinde, gelmediklerinde kendini kötü hissetmeye başladın. Sen, ihtiyaçlarını karşılamak, sorunlarını çözmek için kullandıkları biriydin. Verdiklerin, yaptıkların insanlar hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına devam ettiler.  Öyle bir noktaya geldin ki kendinden geçmiş ama bir insan olduğunu unutmuştun. Tıpkı mumun kendi ışığını korumasını unuttuğu gibi.

Durakladı, nefes alış verişi sertleşti. 

-Bağlandım, yaslandım… Kendim olmaktan vazgeçtim… dedi yaşlı adam.

Uzunca bir sessizlik oldu. Sadece dalgaların sesi duyuluyordu. Adam çayını yudumlamak için kupaya sarıldı, sanki kupayı üzerinde durduğu kaya yığınıyla beraber kaldırıyordu. Gücü kupayı ağzına götürmeye yetmiyor gibiydi, kolu titremeye başladı. Yarı yolda takatsiz kalmış şekilde kupayı yeniden kayanın üzerine bıraktı.

Delikanlının gözleri büyüdükçe büyüdü. Yaşlı adamın öleceğini düşündü bir an. Ama bir taraftan peki nerden biliyorsunuz tüm bunları, demek istedi ama cesaret edemedi.

Yaşlı adam gözlerini kapatarak derin bir iç çekti. Öyle ki, aldığı nefesi vermeyi unutmuştu sanki.

– Ben de bir zamanlar mumdum, dedi sessizce ve sustu.

İçinde kopan fırtınalar yüzüne yansımamıştı ama bedeninde biriken tüm yük, o an tek bir nefeste denize boşaldı.

Biriktirdiği havayı, son zerresine kadar bırakırken, sanki yılların ağırlığını da rüzgâra teslim ediyordu.

Ve devam etti.

  • Şehrin en büyük firmalarından birini kurmuştum. Yüzlerce çalışanım, onlarca ödülüm, bir çok dostum vardı. Herkes bir şey isterdi benden. Bir isteseler iki, az isteseler çok verirdim. Ben olmasam bu insanlar kala kalır, bu şirket çalışmaz, batar sanırdım. Meğer ben erimişim de fark etmemişim. Ve şimdi anlıyorum ki mum, kendisini ayakta tutan ipe ne kadar fazla bağlanırsa, o kadar özünden uzaklaşır, o kadar kendinden vazgeçer, dedi.

Yaşlı adamın sakinlediğini gören delikanlı

– Sonra? Sonra? dedi.

– Sonra ip beni sardı. Herkes işlerini yürütmek için bana tutunmuştu ama ben kimseye yaslanamıyordum, tutunamıyordum. Ve bir gün nasıl olduğunu anlayamadan şirketim battı. Yıllarca biriktirdiğim emeklerim tuz buz oldu. Çalışanlarım bir anda ortadan kayboldu. Ailem bana sırtını döndü. O zamana kadar koşan ben, ilk kez yürüyemez hale gelmiştim. Kime el uzattıysam elim boş döndüm. Kimse, bir kişi bile geri dönüp ‘nasılsın, iyi misin’ demedi, dedi.

– Yalnız kaldın…

– Evet. Ama yalnızlıkla tanışınca, kendimi buldum, dedi.

  • O gün bugündür mumu bir arkadaş gibi yanımda taşırım. Bazı geceler ışıkları kapatır mumu yakar, usul usul çayımı yudumlarım. 
  • Adam çantasından küçük bir mum çıkardı. Rüzgâra rağmen yaktı ve devam etti. Işığım başkaları için değil, önce kendim için yanmalıymış. Kendi sıcaklığımı kendim duymalıymışım. Ve ip… ip sadece uzakta durmalıymış. Yakınlaştığında, yavaş yavaş beni yok ediyormuş, dedi.

Delikanlı, mumun yanmasına baktı. Işığı az ama kararlıydı. 

Buraya kadar dinledikleri delikanlıyı hayrete düşürmüştü. Yaşadıklarıyla hemen hemen aynıydı.

– Peki sonra ne oldu. Eriyen mum yeniden ışık saçabildi mi?

– Yeniden başladım, dedi ihtiyar. Ama bu kez ipleri ben seçtim. Herkese değil, gerçekten yoldaş olabilecek insanlara uzattım elimdekini. Sadakati dostlukla, özveriyi farkındalıkla dengeledim. Her şeyi ben yapmadım artık, yolları gösterdim, sonra geri çekildim. Çünkü anladım ki yönetmek, her şeyi üstlenmek değilmiş bazen sadece izlemeyi bilmekmiş.

Kısa bir duraksamadan sonra, bakışlarını uzak bir noktaya dikerek devam etti.

– Her insan kendi mumu ve ipiyle yanmalı. Ama sana mumuyla gelen biri varsa eğer dürüst bir arayışla kendi ipini taşımaya hazır biriyse o zaman ona dozunda yardım etmelisin. Eğer sadece ipiyle, yani kendine bile ait olmayan bir yükle seni tüketmek için geliyorsa, mesafe koymalı enerjini sömürmesine izin vermemelisin.

Ve sonra, sesi biraz kısık ama net bir şekilde ekledi.

– İnsanlara bağımlı hale gelmenin felaket olduğunu her gün kendime yeniden hatırlatmaya çalışıyorum, dedi.

Delikanlı gözlerini silerken yakalandı.

– Ben… Ben… bu kadar çok bağ kurarak güçlü olacağımı sanmıştım.

– Bağ kurmak cesaret ister, dedi adam. Ama ipi kontrol edemezsen, kurduğun bağ sonun olur, sen olmaktan çıkarsın. Sen, sensiz bir hayat kurmayı başaramamış, insanların gölgesinde yaşayan, bağımlı olan ve sonra hiç olan biri haline gelebilirsin. Unutma ki mumu da bağrına bastığı ip eritirmiş.

Dalgalar bir kez daha kıyıyı yaladı. Delikanlı başını önüne eğdi. 

– Kurtulabilir miyim sizce?

Adam, elindeki mumu çantasına koyarken gülümsedi.

  • Kendini eritmeyi bırak, kendin için yan, gerisi gelir. 
  • Bazı mumlar daha az yanar ama daha uzun ömürlü olur. Çünkü ipleriyle mesafesini bilirler. 
  • Bazı insanlar daha az bağ kurar ama daha derin yaşarlar. Çünkü neye, ne kadar tutunacaklarını bilirler, dedi.

O gece, delikanlı sahilden dönerken sırtında taşıdığı yükün farkına varmıştı. Bu yükü bıraktığında düşmeyeceğinin de.

Daha sonra kaç kere sahile geldiyse de o yaşlı adamı bir daha hiç göremedi.

Ama defterinin bir sayfasında hep şu not kaldı.

Bağlandığın şey seni eritiyorsa, ışığını korumak için ipi bırakmayı öğren.

Kendinle var ol, kendine bağlı kal sevgili okur.

İrfan KESKİN, Haziran 2025